MUSUL VE KERKÜK GENEL BAKIŞ

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı orduları büyük kahramanlıklar ve başarılar göstermelerine karşın, mensup oldukları İttifak’ın yenilmesi nedeniyle, yenik sayıldılar. Altı yüzyıldır dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Devlet-i Ali Osmaniye’nin toprakları, bu büyük savaşın neticesinde, İngiltere, Fransa, İtalya ve hatta Yunanistan gibi ülkeler arasında paylaşılmaya başlandı. Galip devletlere Osmanlı topraklarını zapt etme imkanı tanıyan Mondros Mütarekesi’nin ardından, Anadolu’nun dört bir yanı düşman orduları tarafından işgal edilmeye başlandı. Bu fiili işgalin ardından gelen Sevres Anlaşması ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün ve topraklarının Batılı ülkeler tarafıdan bölüşülmesinin resmi ilanıydı. Sevres’e göre, Türkler için vatan olarak sadece Orta Anadolu’da küçük bir toprak parçası bırakılıyordu.


Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’a başlarken “vaziyet ve manzara-i umumiye”yi şöyle çiziyor: “Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup, Harb-i Umumide mağlup olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şeraiti ağır bir mütakerename imzalanmış. Büyük Harbin uzun seneleri zarfında millet, yorgun ve fakir bir halde.” Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen Türk halkı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde olağanüstü bir cesaret, kahramanlık, azim ve inanç örneği göstermiş ve işgal altındaki yurt toprakları kurtarılmıştır.

Ancak Türk Milleti bu plana boyun eğmedi. I. Dünya Savaşı sona erip ateşkes imzalandığında elindeki topraklar ne ise, bundan geri adım atmayacağına yemin etti ve bunu tüm dünyaya duyurdu. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde kabul ve ilan edilen Misak-ı Milli (Milli Ant), son derece haklı olarak, ateşkes sırasındaki sınırların korunacağını ve düşmanın oldu-bittilerinin kabul edilmeyeceğini hükme bağlıyordu.


Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından galip devletler hemen işgale girişti. İngilizler, Musul ve civarıyla İskenderun’u ele geçirdi. 13 Kasım 1918’de Müttefik donanmalarına ait gemiler İstanbul Limanı’na demirleyip, karaya 3500 asker çıkardı. Fransızlar Dörtyol’u, Mersin’i ve Pozantı’yı ele geçirdi. İtalyanlar ise Antalya’ya, Fethiye’ye ve Kuşadası’na girdi. Yukarıda galip devletlerin başkanları soldan itibaren ABD Başkanı Wilson, Fransa Başbakanı Clemanceau, İngiliz Başbakanı Llyod George ve İtalya Başbakanı Vittorio Orlando.

Sonra da Türk Milleti, Misak-ı Milli’de çizilen hudutları korumak ve işgalden kurtarmak için, yine Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde, Milli Mücadele’yi başlattı. Doğu Anadolu’yu işgal eden Ermeniler, Kazım Karabekir Paşa komutasındaki ordumuz tarafından püskürtüldü. Güneydoğu Anadolu’ya el uzatan Fransızlar, yerel halkın gösterdiği kahramanca direnişle durduruldu. Batı Anadolu’yu işgal eden Yunan kuvvetleri ise, önce yerel Kuvay-ı Milliye grupları, ardından Ankara Hükümeti’nin kurduğu düzenli ordu tarafından yenilgiye uğratıldılar. Misak-ı Milli, 1912’den beridir sürekli savaşlar ve işgallerle yorulmuş olan Anadolu halkının gösterdiği olağanüstü bir cesaret, kahramanlık, azim ve inançla gerçeğe dönüştü. İşgal altındaki yurt toprakları kurtarıldı.

Ancak Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına rağmen kurtarılamayan, oyun ve hilelerle Türkiye’den gasp edilen bir vatan toprağı vardı: Musul Vilayeti. Musul, Kerkük ve Süleymaniye sancaklarını içeren bu Osmanlı vilayeti, Mondros Ateşkesi yürürlülüğe girdiğinde (31 Ekim 1918, saat 12.00’de), Osmanlı ordusunun kontrolündeydi. Ali İhsan Paşa’nın komutasındaki Türk ordusu, İngiliz ilerleyişini durdurmuş ve Musul’u güvenceye almıştı. Mütareke şartlarına göre bu andan itibaren yeni bir askeri operasyon yapılmaması, orduların mevcut durumlarını muhafaza etmeleri gerekiyordu. Ancak İngilizler, detaylarını ilerleyen sayfalarda inceleyeceğimiz bir hile ile, Musul’a yürüdüler ve savaşın yeniden başlamaması için geri çekilen Osmanlı ordusundan kenti gasp ettiler. Haksız bir şekilde elde ettikleri vilayetten bir daha da çıkmadılar. Kurtuluş Savaşı sonrasında ise, bölgenin Türkiye’ye değil, kendi mandaları altındaki Irak’a verilmesi için diplomatik baskılar, manevralar ve oyunlar yaptılar. Türkiye’nin bölgede halk oylaması yapılması istediğine karşı çıktılar ve konuyu kendilerinin büyük nüfuzu altında olan – Türkiye’nin ise üye bile olmadığı – Milletler Cemiyeti’ne havale ettiler. Eğer halk oylaması yapılsaydı, Musul vilayetinde yaşayanların büyük çoğunluğu, İngiliz Mandası altındaki Irak yerine bağımsız Türkiye’ye katılmak isteyeceklerdi.


Sevr Antlaşması Ankara Hükümeti tarafından geçersiz sayıldı. İstanbul’da da Ankara’ya karşı yayın yapan gazeteler dahi tepkide bulundu, şehirde genel yas ilan edildi. Resimde antlaşmanın imzalanması.

Kısacası eğer uluslararası hukukun gerekleri ve bölge halkının istekleri gözetilseydi, “Kuzey Irak’ olarak bildiğimiz Musul, Kerkük ve civarı, bugün Türkiye’nin bir parçası olacaktı. Bu, bilinmesi ve asla unutulmaması gereken bir gerçektir. 

Peki bu tarihsel gerçek bugün için ne ifade etmektedir?

Bu sorunun cevabının “Kuzey Irak’ı yeniden ele geçirmek” olmadığını hemen belirtelim. Böyle bir hedef, yani Türkiye’nin askeri güç kullanarak bölgeyi fethetmesi gibi bir düşünce, gerçekçi değildir, Başta ABD olmak üzere uluslararası topluluğun böylesine bir girişime engel olacağı, dahası Kuzey Irak’taki halkın önemli bir bölümünün buna karşı koyacağı açıktır. Zaten Türkiye’nin böyle bir politikası yoktur ve hiç olmamıştır. Büyük Önder Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesine sonuna kadar bağlı olan devlet erkanımız, başta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Komuta Kademesi olmak üzere, Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik bir işgal hedefinin ve niyetinin hiçbir zaman var olmadığını defalarca ifade etmişlerdir.


Sevr Antlaşması’na göre imparatorluğun parçalanması
Musul ve çevresinde, çoğunluğu Kürt ve Türkler oluşturuyordu. O tarihte Kürtler de, Türkiye’ye katılmaktan yanaydı.

Dolayısıyla Türkiye’nin Irak’a – ve diğer Osmanlı bakiyesi ülke ve bölgelere – yönelik politikası, barışçı ve dostane bir yaklaşımla yakın kültürel ve ticari ilişkiler kurmak, siyasi olarak da ortak politikalar geliştirip uygulamak temelinde olmalıdır. Kuzey Irak ise bu açıdan birinci derecede öncelik sahibidir: Çünkü bu bölge Türkiye’nin yanıbaşındadır ve 1980’li yılların başlarından bu yana ülkemizde büyük acılara neden olmuş ayrılıkçı terör hareketiyle de yakından ilgilidir. Ülkemizdeki Kürt kökenli vatandaşlarımızı kışkırtmak isteyen bölücü akım, Kuzey Irak’ta hem zemin bulmakta hem de oradaki Kürt grupların siyasi hedefleriyle kendisininki arasında paralellik kurarak moral destek sağlamaktadır.

Türkiye’ye hasmane duygular besleyen bir Kuzey Irak tablosunun ortaya çıkması, bu nedenlerle, son derece sakıncalı olur. Bunun aksine, Türkiye’ye dost bir Kuzey Irak tablosunun ortaya çıkması ise, ülkemizin en önemli meselelerinden biri olan “Güneydoğu Sorunu”nun çözümünde çok önemli bir katkı sağlar.

Osmanlı kuvvetleri Musul ve çevresini elde tutabilmek için olağanüstü bir direniş gösterdiler ve bunda da başarılı oldular. Ancak savaştan sonra İngilizlerin baskısı ve İstanbul Hükümeti’nin emriyle Musul’u terk edip Nusaybin’e kadar çekildiler.

Dolayısıyla, Türkiye’nin “Musul-Kerkük Politikası”nın temelinde, bu bölgeyle zaten var olan kültürel ve ticari bağların güçlendirilmesi, bölgede istikrarsızlık ve kargaşanın önlenmesi, bölge insanlarının kalplerinin ve zihinlerinin kazanılması, kısacası Türkiye’ye dost bir “Kuzey Irak tablosu” inşa edilmesi hedefi yer almalıdır.

Bu tezi mümkün kılan en önemli etken, bugün “Kuzey Irak’ olarak bildiğimiz coğrafyada yaşayan üç önemli etnik grubun da Türkiye ile yakın tarihsel, dini ve kültürel bağlarının oluşudur. Bu üç grup, sırasıyla, Kuzey Irak’lı Kürtler, Türkmenler ve Sünni Araplar’dır.

Kürtler, asırlardır Türklerle birlikte ortak bir yaşam kurmuş, ortak bir geçmişi paylaşmış bir halktır. Özellikle Osmanlı döneminde Türkler ve Kürtler arasındaki birliktelik perçinlenmiştir. Osmanlı’nın çöküşü sırasında Arnavut ve Araplar arasındaki diğer bazı Müslüman grup ve aşiretlerin aksine, Kürtler Osmanlı’ya sadakat göstermeye devam etmişler, İngilizlerin kışkırtmalarına karşı Türk ordusunun yanında yer almışlardır. Kuzey Iraklı Kürtlerin akrabaları, bugün hala sınırın kuzeyinde, Türkiye’de yaşamaktadır. Kürtleri Türkiye ve Türk Milleti aleyhinde kışkırtmak için onyıllardır sürdürülen çeşitli propagandalara rağmen, tarihsel olarak Türklerle kardeş bir millet olan Kürtlerin Türkiye tarafından kazanılmaları mümkündür. Bunun detaylarını ilerleyen sayfalarda inceleyeceğiz.


Musul’dan Görüntüler


Fatih Sultan Mehmet

Kuzey Irak’taki ikinci önemli etnik unsur ise, nüfusları 2 milyonu aşkın olmasına rağmen uluslararası topluluğun ve kamuoyunun hemen hiç ilgi göstermediği Türkmenler’dir. Türk dilini konuşan, etnik olarak Türk olan ve Türkiye’den 80 yıl önce kopmuş olmalarına rağmen hala bu ülkeye anavatan gözüyle bakan Türkmenler, hiç kuşkusuz Türkiye’nin bölgedeki en önemli stratejik ortağıdır. Nitekim özellikle son dönemde Türkmenler ile Türkiye arasındaki dayanışma ve işbirliğinde önemli bir artış görülmektedir. Türkmenlerin yeni kurulacak Irak yönetiminde daha etkin hale gelmeleri, Bağdat’taki önemli pozisyonlarda söz sahibi olmaları, özellikle de kendi bölgelerinde yerel yönetime hakim olmaları, Türkiye tarafından mutlaka desteklenmesi gereken son derece önemli ve haklı taleplerdir. 

Bölgede bulunan üçüncü etnik unsur ise Sünni Araplar’dır. Türk Milleti ile aynı dini anlayışa sahip olan bu insanların çoğunun akrabalarının ülkemizde yaşadığının hep akılda tutulması gerekir. Irak’ta onyıllardır süren Sünni Arap iktidarının ABD’nin ikinci Irak savaşı ile birlikte tarihe karıştığı ve Irak’ın geleceğinin büyük olasılıkla ülkenin çoğunluğunu oluşturan Şii Araplar tarafından belirleneceği hesaba katılırsa, Kuzey Irak’taki Sünni Arapların da kendileri ni kucaklayacak bir Türkiye’ye sıcak bakacakları sonucuna varmak güç olmaz.


Türkiye, Osmanlı’dan miras kalan
Kuzey Irak’a, “Osmanlı vizyonu”yla, yani farklı etnik kimlikleri kucaklayan, onları ortak bir din kardeşliği duygusu içinde kaynaştıran ve modern, demokratik, özgür, çağdaş bir ülke hedefinde birleştiren bir söylem ve politikayla yaklaşmalıdır.


Osmanlı Devleti armalarından biri

Bu üç farklı etnik yapının varlığı, Türkiye’nin bölgeye geniş bir perspektiften bakmasını gerektirmektedir: 

Türkiye’nin, bölgede kültürel, ekonomik ve siyasi bir etki elde edebilmesi, bölgenin kalkınmasında rol oynaması ve geleceğinde söz sahibi olması içinse, sadece Türkmenlerin değil, tüm bölge halkının desteğini kazanması gerekmektedir. “Kürtlere karşı Türkmenler” şeklinde bir denklem ortaya koymak, bölgedeki gerilimi artırmak ve Türkmenleri tehlikeye atmaktan başka bir sonuç vermez. (Türkmenleri korumanın yolu, onlar ile Kürtlerin arasını bulmak, bir kısım Kürtlerin etnik radikalizmini sakinleştirmekten geçmektedir.) Türkiye, Osmanlı’dan miras kalan Kuzey Irak’a, “Osmanlı vizyonu”yla, yani farklı etnik kimlikleri kucaklayan, onları ortak bir din kardeşliği duygusu içinde kaynaştıran ve modern, demokratik, özgür, çağdaş bir ülke hedefinde birleştiren bir söylem ve politikayla yaklaşmalıdır.


III. Selim döneminde sarayda bir bayram töreni

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: